17.4.13

Kopenhag - Malmö - Stockholm...

Kopenhag (Pazar)

Uzun bir süredir heyecanla beklediğimiz İskandinav ülkelerine olan seyahatimiz sonunda geldi çattı.

Çok önceden uçak biletimi almış, otel rezervasyonlarımı yaptırmıştım. Seyahatin ilk bacağı olan Kopenhag uçağına binmek üzere Atatürk Havalimanı'na gidip hızlıca işlemlerimi hallettikten sonra, beraber seyahat edeceğimiz arkadaşım Ece'nin yedek bilet durumunun netleşmesi için beklemeye başladım, neyse ki ona da yer buldular ve uçağa ayrı koltuklarda olsa bile binebildik.

3 saatlik rahat bir yolculuktan sonra, Kopenhag havalimanına vardık. Havalimanından çıkışta bizi oldukça soğuk bir hava bekliyordu. Önce dışarı çıkıp otobüs aradık, halbuki şehir merkezine tren varmış. Birkaç insana trenleri sorduktan sonra, sonunda şehir merkezine giden trene atabildik kendimizi. Daha trene biner binmez İskandinav ülkelerinin tipik özelliklerinden biriyle karşılaştık: Bisiklet. Bisikletlere özel yollar ve trenlerde bisikletlere ayrılmış bölümler buranın klasik özelliklerinden.



Benim uçaktan indiğimden beri ciddi bir baş ağrısı şikayetim vardı. Sanki biri kafama çekiçle vuruyor gibi! Eşyalarımızı otele attıktan sonra biraz dinleneyim dedim ama Kopenhag'ta sadece bir gün geçireceğimiz için, sadece ilaç içmekle yetindim. Otelimiz merkezde, odalar küçük ama yeterli. Önce biraz Kopenhag'ın Taksim'i diyebileceğimiz olan Stroget'te dolaştık ve yemeği fazla vakit harcamamak için sanırım İskandinav ülkelerinin McDonald's çakması olan Max'te yedik. Hiç de fena değildi.

Oradan kapanmadan, Carlsberg fabrikasına gidelim dedik. Carlsberg fabrikası gezilebiliyor ve içinde ufak bir müzesi, bira tadabileceğiniz bir büfesi ve hediyelik eşya dükkanı var. Ama fabrikayı ararken çok vakit kaybettik, sorduğumuz insanlar, bize bir kilise tarif ediyor, onun yanında dar bir yol var orada diyorlar. Taraya taraya orayı bulduk, Carlsberg satan bir bar çıktı! Sonunda haritanın yardımıyla fabrikayı bulduğumuzda ise saat 16:30 olmuştu, maalesef müze saatini kaçırmıştık, ama biraları tatma ve hediyelik eşya dükkanını gezme şansımız oldu.



Ben gittim oldukça koyu bir bira olan Carls Porter içtim. İçimi kolay ama alkol oranı yüksek. Ama baş ağrımı ilaç geçirmezken, tek bir bardak bira geçirdi (ya da ilaç oldukça geç etki gösterdi!). Nasıl rahatladım anlatamam! Ece kendi birasını pek beğenmedi. Ama sonuna kadar içti!

Çıkışımızda hafif bir kar yağışı vardı, nasıl gideceğimizi sora sora bulup, trene binip, otelin olduğu merkeze gittik. Otelde biraz dinlendikten sonra, hem merkezde biraz dolaşalım, hem de yemek yiyelim dedik. Gezmek istediğimiz Tivoli bahçeleri ise maalesef kapalıydı, bir hafta kadar sonra açılacakmış.

Dolana dolana Stroget'in ara sokaklarından birinde, Zurip diye bir kafe bulduk. Yemekleri listeledikleri tahtalarında "sadece yemeklerimizle değil, arkadaşça tavrımızla da gurur duyuyoruz" benzeri not hoşumuza gittiği için, oraya girdik. Gerçekten iddia ettikleri gibi hoş bir ortamları, sıcakkanlı garsonları ve güzel yemekleri vardı.

Yol yorgunluğu ve ertesi sabah erken kalkma isteği ile otele dönüp yattık.

Kopenhag-Malmö (Pazartesi)

Bugün Kopenhag'tan ayrılacağız, o yüzden sabahtan Kopenhag'in simgelerinden biri olan Deniz Kızı'nı görmeye gitmek için yollara döküldük. Ece bana kaça kadar açıkmış baksana deyip durduğu için, bir araştırayım dedim. Deniz kıyısında bir parkın içinde olduğu için saat derdimizin olmadığını anladık, ama bu araştırmada ilginç bir şey öğrendim. Bazı insanlar 2004'te Türkiye'nin AB'ye alınmasına karşı çıkmak için Deniz Kızı'na burka giydirmişler!




Deniz Kızı gerçekten hoş bir parkın içinde. Orada bol bol oksijen depolayıp, çok az turistin olduğu parkta dolaştık, Deniz Kızı ile fotoğraflarımızı çektik. Trenle tekrar merkeze döndük. Avrupa'daki bu tren olayına bayılıyorum, çok düzgün çalışan ve çok rahat bir sistem. Otelde eşyalarımızı topladıktan sonra tekrar tren istasyonuna döndük. Tren istasyonunda, bir büfede öğlen yemeği niyetine atıştırdıktan sonra, Malmö'ye doğru yola çıkan trenimize bindik. Kopenhag ile Malmö'yü Öresund adında oldukça uzun bir köprü birbirine bağlıyor. Bu köprüyle ilgili çok ilginç detaylar var, örneğin bu köprüyü yapabilmek için Peberholm adlı bir yapay ada oluşturulmuş. Diğer ilginç detayları, Wikipedia gibi kaynaklardan okuyabilirsiniz. Tren köprünün altındaki bir yoldan gittiği için pek bir şey göremiyorsunuz, yine de ilginç bir tecrübe.

Malmö'de otelimiz tren istasyonuna çok yakındı, kolaylıkla bulduk. Bu otel Kopenhag'takinden biraz daha iyi. Malmö en hoşumuza giden şehirlerden biri oldu. Sakin, insanları çok saygılı, ve yardımsever. Temiz, düzenli ve güvenli bir şehir. Ama tabii ki, görmek için ilginç yerleri çok yok. Güzel parkları var, biz de bunlardan Malmö kalesini içerene gittik ilk. Kalenin içi müzeye çevrilmiş. Hızlıca dolaştık, aslında güzel bir müze ama müzeler pek ilgimizi çekmiyor... Oradan ilginç bir bina olan, Turning Torso'ya gittik. Bu bina ofis ve apartman olarak kullanıldığı için turistler ziyaret edemiyor ama yakından görmek bile bize ilginç geldi. Turning Torso yakınında büyük bir market vardı, orada da kendimizi bir sürü fındık fıstık aldık. Yürüye yürüye merkeze dönerken, kaykaycıların parkına uğradık. Kaykaycıların akrobatik hareketlerini kısa bir süre izledik.



Akşam yemek için dolanırken tavsiye edilen Lilla Torg bölgesinde, Mello Yello adlı restauranta oturduk. Karnımızı doyurup, ertesi gün Göteborg'a gidip gitmemeyi konuşurken, oradaki arkadaşımız Rasmus'a mesaj atalım dedik. Rasmus'da bizden ses çıkmayınca, Stockholm'a erken gitmeye karar vermiş, neyse ki bize ayırabileceği bir saati varmış. Bizde o zaman sabah erken kalkıp trenle Göteborg'a geçmeye karar verdik.

Göteborg (Salı)

Sabah erkenden kalkıp, Göteborg trenine atladık, yolculuk yaklaşık 3 saat sürüyor. Buradaki trenlerde, sessiz vagonlar var. İnsanlardan çıt çıkmıyor. Arada Ece'yle alçak sesle konuşsak bile bize bakıyorlar. Bizde bol bol uyukladık trende. Gidiş çok rahat olmadı çünkü bizim gibi çenesi düşük insanlara sessiz vagon fazla! Türkiye'de böyle bir vagon olabilir miydi diye düşündük.

Rasmus ile buluşmadan önce, Turizm ofisine gidip harita aldık. Hazır gitmişken görmeye değer yerleri de sorduk. Sonra tren istasyonundaki Starbucks'a oturup, bir yandan Rasmus'u bekledik, bir yandan da tren istasyonundaki kablosuz internete bağlanıp, Göteborg'u araştırdık.

Rasmus, uzun boyuyla endam-ı arz edince, onu da soru yağmuruna tuttuk. Deniz kıyısındaki adaları görmeye gitmemizi önerdi. Ama biz vaktimizin dar olduğunu düşünerek uzak yerlere gitmeyip, merkezde takılmaya karar verdik. Yürüyerek deniz kıyısına gittik. Göteborg, Malmö'den daha büyük, daha çok yabancının olduğu bir şehir. Nehir kıyısındaki parkta dolaşırken, pek çok dilenci gördük. Yolda yürüyüp Ece ile Türkçe konuşurken büyük olasılıkla İsveç bir adam bize "hangi dili konuşuyorsunuz?" sorusunu garip bir yüz ifadesiyle sordu. Türkçe deyince de sanki pek hoşlanmadı ve uzaklaştı. Starbucks'ta otururken İsveçli olmadığı kesin bir kızın para istemesi ve ona ben duymuyoruz deyince, bize yalancı demesi ise ayrı bir bombaydı.

Biz Rasmus'u çok sevdik ama şehri Göteborg'u o kadar sevemedik, belki de Rasmus ile beraber dolaşsaydık farklı düşünürdük.

Biraz erken dönüp Malmö'ye geçmeye karar verdik. Biletimizi değiştirmek istedik ama değiştirilmesi mümkün değilmiş. Ama bilet ofisindeki görevli bize trene sorup binmemizi büyük olasılıkla sorun olmayacağını söyledi. Tren gelince görevliye sorduk ve "no problem" yanıtını alınca trene atlayıp, sevdiğimiz Malmö'ye doğru dönüşe geçtik.

Bir ara tren yavaş gitmeye başladı. Neden diye merak ederken farkettik ki, trende yazı ile durum hakkında İsveçce ve İngilizce bilgi veriliyor. İşitme engelliler olarak bu durum çok hoşumuza gitti. Maalesef bu yazıyı belgeleyemedik, ama yazının geçtiği ekranı fotoğrafladık.


Trende Malmö'ye vardığımızı geç farkettik, az kaldı Kopenhag'a devam ediyorduk. Dışarı çıktığımızda oldukça soğuktu. Yemek için, yine Lilla Torg'a gittik. Sanırım hayatımda ilk defa balık çorbası içtim, hiç fena değildi.

Stockholm (Çarşamba)

Stockholm için öğleden sonra uçak biletimiz vardı. Sabah biraz daha Malmö'de dolaşalım dedik, hediyelik eşya baktık. Cadde üzerinde İngiliz, İtalyan, Yunan yemeklerini satan kulübelerle hazırlanmış bizim pazarlar gibi bir ortam vardı. Oradan biraz İtalyan hamur işleri aldık. 

Her yere trenle gitmeye alıştığımız için Malmö havalimanına da trenle gideceğiz sanarken meğerse otobüsle gitmemiz gerekiyormuş. Otobüsle yarım saatlik bir yolculuk yaparak, Malmö havalimanına vardık. Otobüste de ekran üzerinde tahmini varış saati, hangi duraklardan geçileceği gibi güzel bir bilgilendirme ekranı vardı. Bu tarz ekranlar işitme engelliler için çok faydalı oluyor.

SAS havayollarının uçağına binmek için tüm işlemlerini kendimiz yaptık. Kiosk'lardan biletlerimizi basıp, bagajımız için gerekli etiketi de bastırıp bagajlarımızı görevliye teslim ettik. Böylece işlemlerimiz çok hızlı bitmiş oldu. Uçakta Ece'nin kulakları rahatsız oldu. Beraber ASL alfabesi çalıştık.

1 saatlik uçuştan sonra Stockholm Arlanda havalimanına vardık. Elimizde AGM'yi düzenleyen, UH derneğinin (UH açılımını yazmak çok zor) talimatlarına uyarak, önce metroya bindik. Metrodan sonra otobüse geçmek için durağa giderken, Marco, Natalia, Irina ve Daria ile karşılaştık. Bizim biletimiz yoktu, bilet almak için geri döndük, ve 5 dakikalık bir otobüs yolculuğu ile UH'dan Helene ve tercümanının bizi beklediği durağa vardık.

Helene, tamamen duymadığı için tercümanı aracılığı ile konuşuyoruz. Başka gelecekler olduğunu söyledikleri için soğukta 15 dakika kadar bekledikten sonra, beklemekten vazgeçip, 15 dakikalık orman içinde buz tutmuş bir yolda çantalarımızla yürüyoruz.



Kalacağımız hostel, tek katlı büyük bir binası olan Karsögarden. Ayrıca 2 dakikalık yürüme mesafesinde yemekhanesi var. İçeri girerken ayakkabıları çıkarmamız gerekiyor. Bize yabancı olmayan bu uygulama diğer Avrupalılara ters geldi! Ben 4 gün boyunca içeride çoraplarımla gezdim, neyse ki zemin sıcaktı.

Odamın Ugandalı arkadaşım James ile aynı olduğunu görüyorum, 8 numara. Çantamı bırakıyorum, oda da sadece James ve ben olacakmışız. Ama James gelemiyor. Böylece koca odada tek başıma kalacağım ortaya çıkıyor. Beni alıp başka odaya sıkıştırmasınlar diye bu durumu pek seslendirmiyorum. Odam diğerlerinin kaldığı odalara göre daha ferah, bu açıdan şanslıyım.

İlk gün yemekte makarna var, pek hoşumuza gitmiyor. Yaklaşık 15-20 kişi bizden önce gelip yerleşmiş. Bir kaçıyla o akşam tanışıyoruz. Akşam kısa bir tanıtım toplantısı yapıyorlar. Helene, hostel'deki kuralları anlatıyor. Alkol yasak! Ayakkabı yasak! Akşam 22:30'da kapı kitleniyor! Anahtarları kaybedersek 120 Euro ödememiz gerekiyor! (Biri buna benim uçak biletim daha ucuz tepkisi verdi)... Fazla deodorant sıkarsak, yangın alarmı çalarmış! Ben ertesi gün deodorant'ı bol bol sıktım ama yangın alarmı çalmadı.

Aslında kurallara kismen hak vermekle birlikte, hostel'in merkeze uzak olması ve havanın soğuk olması hostel'den kaçıp dolaşmamızı engelliyor. Özellikle 22:30'da kapının kitlenmesi kuralı çok saçma, biraz daha geç olabilirdi ve yangın gibi acil durumlarda direkt problem yaratabilecek bir önlemdi. Bunları çok kafamıza takmıyoruz, eski ve yeni arkadaşlarımızla sohbet etmeye koyuluyoruz.

İşitme engellilerin kendi arasında sohbet etmesi oldukça güç. Hele ki kimsenin İngilizce ana dili değilken. Pek çok insanın telafuzları ve aksanları çok farklı. Çoğu insan İngilizce'yi fonetik bir dilmiş gibi telafuz ediyor. Örneğin problemi, prablım yerine Türkçe'deki gibi problem olarak telafuz eden insan çok. Yine de yazarak, işaretlerle destekleyerek yılmadan iletişim kuruyor insanlar birbiriyle.

Yorgunluğun etkisi ve sabah 8'deki kahvaltı nedeniyle, ben çok geç olmadan yatıyorum. Ece'nin odası çok dar ve iki Çek bir Rus kızla paylaşması gerekiyor. Benim odamda üç tane boş yatak olduğu için bir sıkıntısı olursa benim odaya kaçmasını söyleyip, uykunun derinliklerine atıyorum kendimi.