17.4.13
Kopenhag - Malmö - Stockholm...
Uzun bir süredir heyecanla beklediğimiz İskandinav ülkelerine olan seyahatimiz sonunda geldi çattı.
Çok önceden uçak biletimi almış, otel rezervasyonlarımı yaptırmıştım. Seyahatin ilk bacağı olan Kopenhag uçağına binmek üzere Atatürk Havalimanı'na gidip hızlıca işlemlerimi hallettikten sonra, beraber seyahat edeceğimiz arkadaşım Ece'nin yedek bilet durumunun netleşmesi için beklemeye başladım, neyse ki ona da yer buldular ve uçağa ayrı koltuklarda olsa bile binebildik.
3 saatlik rahat bir yolculuktan sonra, Kopenhag havalimanına vardık. Havalimanından çıkışta bizi oldukça soğuk bir hava bekliyordu. Önce dışarı çıkıp otobüs aradık, halbuki şehir merkezine tren varmış. Birkaç insana trenleri sorduktan sonra, sonunda şehir merkezine giden trene atabildik kendimizi. Daha trene biner binmez İskandinav ülkelerinin tipik özelliklerinden biriyle karşılaştık: Bisiklet. Bisikletlere özel yollar ve trenlerde bisikletlere ayrılmış bölümler buranın klasik özelliklerinden.
Benim uçaktan indiğimden beri ciddi bir baş ağrısı şikayetim vardı. Sanki biri kafama çekiçle vuruyor gibi! Eşyalarımızı otele attıktan sonra biraz dinleneyim dedim ama Kopenhag'ta sadece bir gün geçireceğimiz için, sadece ilaç içmekle yetindim. Otelimiz merkezde, odalar küçük ama yeterli. Önce biraz Kopenhag'ın Taksim'i diyebileceğimiz olan Stroget'te dolaştık ve yemeği fazla vakit harcamamak için sanırım İskandinav ülkelerinin McDonald's çakması olan Max'te yedik. Hiç de fena değildi.
Oradan kapanmadan, Carlsberg fabrikasına gidelim dedik. Carlsberg fabrikası gezilebiliyor ve içinde ufak bir müzesi, bira tadabileceğiniz bir büfesi ve hediyelik eşya dükkanı var. Ama fabrikayı ararken çok vakit kaybettik, sorduğumuz insanlar, bize bir kilise tarif ediyor, onun yanında dar bir yol var orada diyorlar. Taraya taraya orayı bulduk, Carlsberg satan bir bar çıktı! Sonunda haritanın yardımıyla fabrikayı bulduğumuzda ise saat 16:30 olmuştu, maalesef müze saatini kaçırmıştık, ama biraları tatma ve hediyelik eşya dükkanını gezme şansımız oldu.
Ben gittim oldukça koyu bir bira olan Carls Porter içtim. İçimi kolay ama alkol oranı yüksek. Ama baş ağrımı ilaç geçirmezken, tek bir bardak bira geçirdi (ya da ilaç oldukça geç etki gösterdi!). Nasıl rahatladım anlatamam! Ece kendi birasını pek beğenmedi. Ama sonuna kadar içti!
Çıkışımızda hafif bir kar yağışı vardı, nasıl gideceğimizi sora sora bulup, trene binip, otelin olduğu merkeze gittik. Otelde biraz dinlendikten sonra, hem merkezde biraz dolaşalım, hem de yemek yiyelim dedik. Gezmek istediğimiz Tivoli bahçeleri ise maalesef kapalıydı, bir hafta kadar sonra açılacakmış.
Dolana dolana Stroget'in ara sokaklarından birinde, Zurip diye bir kafe bulduk. Yemekleri listeledikleri tahtalarında "sadece yemeklerimizle değil, arkadaşça tavrımızla da gurur duyuyoruz" benzeri not hoşumuza gittiği için, oraya girdik. Gerçekten iddia ettikleri gibi hoş bir ortamları, sıcakkanlı garsonları ve güzel yemekleri vardı.
Yol yorgunluğu ve ertesi sabah erken kalkma isteği ile otele dönüp yattık.
Kopenhag-Malmö (Pazartesi)
Bugün Kopenhag'tan ayrılacağız, o yüzden sabahtan Kopenhag'in simgelerinden biri olan Deniz Kızı'nı görmeye gitmek için yollara döküldük. Ece bana kaça kadar açıkmış baksana deyip durduğu için, bir araştırayım dedim. Deniz kıyısında bir parkın içinde olduğu için saat derdimizin olmadığını anladık, ama bu araştırmada ilginç bir şey öğrendim. Bazı insanlar 2004'te Türkiye'nin AB'ye alınmasına karşı çıkmak için Deniz Kızı'na burka giydirmişler!
Deniz Kızı gerçekten hoş bir parkın içinde. Orada bol bol oksijen depolayıp, çok az turistin olduğu parkta dolaştık, Deniz Kızı ile fotoğraflarımızı çektik. Trenle tekrar merkeze döndük. Avrupa'daki bu tren olayına bayılıyorum, çok düzgün çalışan ve çok rahat bir sistem. Otelde eşyalarımızı topladıktan sonra tekrar tren istasyonuna döndük. Tren istasyonunda, bir büfede öğlen yemeği niyetine atıştırdıktan sonra, Malmö'ye doğru yola çıkan trenimize bindik. Kopenhag ile Malmö'yü Öresund adında oldukça uzun bir köprü birbirine bağlıyor. Bu köprüyle ilgili çok ilginç detaylar var, örneğin bu köprüyü yapabilmek için Peberholm adlı bir yapay ada oluşturulmuş. Diğer ilginç detayları, Wikipedia gibi kaynaklardan okuyabilirsiniz. Tren köprünün altındaki bir yoldan gittiği için pek bir şey göremiyorsunuz, yine de ilginç bir tecrübe.
Malmö'de otelimiz tren istasyonuna çok yakındı, kolaylıkla bulduk. Bu otel Kopenhag'takinden biraz daha iyi. Malmö en hoşumuza giden şehirlerden biri oldu. Sakin, insanları çok saygılı, ve yardımsever. Temiz, düzenli ve güvenli bir şehir. Ama tabii ki, görmek için ilginç yerleri çok yok. Güzel parkları var, biz de bunlardan Malmö kalesini içerene gittik ilk. Kalenin içi müzeye çevrilmiş. Hızlıca dolaştık, aslında güzel bir müze ama müzeler pek ilgimizi çekmiyor... Oradan ilginç bir bina olan, Turning Torso'ya gittik. Bu bina ofis ve apartman olarak kullanıldığı için turistler ziyaret edemiyor ama yakından görmek bile bize ilginç geldi. Turning Torso yakınında büyük bir market vardı, orada da kendimizi bir sürü fındık fıstık aldık. Yürüye yürüye merkeze dönerken, kaykaycıların parkına uğradık. Kaykaycıların akrobatik hareketlerini kısa bir süre izledik.
Akşam yemek için dolanırken tavsiye edilen Lilla Torg bölgesinde, Mello Yello adlı restauranta oturduk. Karnımızı doyurup, ertesi gün Göteborg'a gidip gitmemeyi konuşurken, oradaki arkadaşımız Rasmus'a mesaj atalım dedik. Rasmus'da bizden ses çıkmayınca, Stockholm'a erken gitmeye karar vermiş, neyse ki bize ayırabileceği bir saati varmış. Bizde o zaman sabah erken kalkıp trenle Göteborg'a geçmeye karar verdik.
Göteborg (Salı)
Sabah erkenden kalkıp, Göteborg trenine atladık, yolculuk yaklaşık 3 saat sürüyor. Buradaki trenlerde, sessiz vagonlar var. İnsanlardan çıt çıkmıyor. Arada Ece'yle alçak sesle konuşsak bile bize bakıyorlar. Bizde bol bol uyukladık trende. Gidiş çok rahat olmadı çünkü bizim gibi çenesi düşük insanlara sessiz vagon fazla! Türkiye'de böyle bir vagon olabilir miydi diye düşündük.
Rasmus ile buluşmadan önce, Turizm ofisine gidip harita aldık. Hazır gitmişken görmeye değer yerleri de sorduk. Sonra tren istasyonundaki Starbucks'a oturup, bir yandan Rasmus'u bekledik, bir yandan da tren istasyonundaki kablosuz internete bağlanıp, Göteborg'u araştırdık.
Rasmus, uzun boyuyla endam-ı arz edince, onu da soru yağmuruna tuttuk. Deniz kıyısındaki adaları görmeye gitmemizi önerdi. Ama biz vaktimizin dar olduğunu düşünerek uzak yerlere gitmeyip, merkezde takılmaya karar verdik. Yürüyerek deniz kıyısına gittik. Göteborg, Malmö'den daha büyük, daha çok yabancının olduğu bir şehir. Nehir kıyısındaki parkta dolaşırken, pek çok dilenci gördük. Yolda yürüyüp Ece ile Türkçe konuşurken büyük olasılıkla İsveç bir adam bize "hangi dili konuşuyorsunuz?" sorusunu garip bir yüz ifadesiyle sordu. Türkçe deyince de sanki pek hoşlanmadı ve uzaklaştı. Starbucks'ta otururken İsveçli olmadığı kesin bir kızın para istemesi ve ona ben duymuyoruz deyince, bize yalancı demesi ise ayrı bir bombaydı.
Biz Rasmus'u çok sevdik ama şehri Göteborg'u o kadar sevemedik, belki de Rasmus ile beraber dolaşsaydık farklı düşünürdük.
Biraz erken dönüp Malmö'ye geçmeye karar verdik. Biletimizi değiştirmek istedik ama değiştirilmesi mümkün değilmiş. Ama bilet ofisindeki görevli bize trene sorup binmemizi büyük olasılıkla sorun olmayacağını söyledi. Tren gelince görevliye sorduk ve "no problem" yanıtını alınca trene atlayıp, sevdiğimiz Malmö'ye doğru dönüşe geçtik.
Bir ara tren yavaş gitmeye başladı. Neden diye merak ederken farkettik ki, trende yazı ile durum hakkında İsveçce ve İngilizce bilgi veriliyor. İşitme engelliler olarak bu durum çok hoşumuza gitti. Maalesef bu yazıyı belgeleyemedik, ama yazının geçtiği ekranı fotoğrafladık.
Trende Malmö'ye vardığımızı geç farkettik, az kaldı Kopenhag'a devam ediyorduk. Dışarı çıktığımızda oldukça soğuktu. Yemek için, yine Lilla Torg'a gittik. Sanırım hayatımda ilk defa balık çorbası içtim, hiç fena değildi.
Stockholm (Çarşamba)
Stockholm için öğleden sonra uçak biletimiz vardı. Sabah biraz daha Malmö'de dolaşalım dedik, hediyelik eşya baktık. Cadde üzerinde İngiliz, İtalyan, Yunan yemeklerini satan kulübelerle hazırlanmış bizim pazarlar gibi bir ortam vardı. Oradan biraz İtalyan hamur işleri aldık.
Her yere trenle gitmeye alıştığımız için Malmö havalimanına da trenle gideceğiz sanarken meğerse otobüsle gitmemiz gerekiyormuş. Otobüsle yarım saatlik bir yolculuk yaparak, Malmö havalimanına vardık. Otobüste de ekran üzerinde tahmini varış saati, hangi duraklardan geçileceği gibi güzel bir bilgilendirme ekranı vardı. Bu tarz ekranlar işitme engelliler için çok faydalı oluyor.
SAS havayollarının uçağına binmek için tüm işlemlerini kendimiz yaptık. Kiosk'lardan biletlerimizi basıp, bagajımız için gerekli etiketi de bastırıp bagajlarımızı görevliye teslim ettik. Böylece işlemlerimiz çok hızlı bitmiş oldu. Uçakta Ece'nin kulakları rahatsız oldu. Beraber ASL alfabesi çalıştık.
1 saatlik uçuştan sonra Stockholm Arlanda havalimanına vardık. Elimizde AGM'yi düzenleyen, UH derneğinin (UH açılımını yazmak çok zor) talimatlarına uyarak, önce metroya bindik. Metrodan sonra otobüse geçmek için durağa giderken, Marco, Natalia, Irina ve Daria ile karşılaştık. Bizim biletimiz yoktu, bilet almak için geri döndük, ve 5 dakikalık bir otobüs yolculuğu ile UH'dan Helene ve tercümanının bizi beklediği durağa vardık.
Helene, tamamen duymadığı için tercümanı aracılığı ile konuşuyoruz. Başka gelecekler olduğunu söyledikleri için soğukta 15 dakika kadar bekledikten sonra, beklemekten vazgeçip, 15 dakikalık orman içinde buz tutmuş bir yolda çantalarımızla yürüyoruz.
Kalacağımız hostel, tek katlı büyük bir binası olan Karsögarden. Ayrıca 2 dakikalık yürüme mesafesinde yemekhanesi var. İçeri girerken ayakkabıları çıkarmamız gerekiyor. Bize yabancı olmayan bu uygulama diğer Avrupalılara ters geldi! Ben 4 gün boyunca içeride çoraplarımla gezdim, neyse ki zemin sıcaktı.
Odamın Ugandalı arkadaşım James ile aynı olduğunu görüyorum, 8 numara. Çantamı bırakıyorum, oda da sadece James ve ben olacakmışız. Ama James gelemiyor. Böylece koca odada tek başıma kalacağım ortaya çıkıyor. Beni alıp başka odaya sıkıştırmasınlar diye bu durumu pek seslendirmiyorum. Odam diğerlerinin kaldığı odalara göre daha ferah, bu açıdan şanslıyım.
İlk gün yemekte makarna var, pek hoşumuza gitmiyor. Yaklaşık 15-20 kişi bizden önce gelip yerleşmiş. Bir kaçıyla o akşam tanışıyoruz. Akşam kısa bir tanıtım toplantısı yapıyorlar. Helene, hostel'deki kuralları anlatıyor. Alkol yasak! Ayakkabı yasak! Akşam 22:30'da kapı kitleniyor! Anahtarları kaybedersek 120 Euro ödememiz gerekiyor! (Biri buna benim uçak biletim daha ucuz tepkisi verdi)... Fazla deodorant sıkarsak, yangın alarmı çalarmış! Ben ertesi gün deodorant'ı bol bol sıktım ama yangın alarmı çalmadı.
Aslında kurallara kismen hak vermekle birlikte, hostel'in merkeze uzak olması ve havanın soğuk olması hostel'den kaçıp dolaşmamızı engelliyor. Özellikle 22:30'da kapının kitlenmesi kuralı çok saçma, biraz daha geç olabilirdi ve yangın gibi acil durumlarda direkt problem yaratabilecek bir önlemdi. Bunları çok kafamıza takmıyoruz, eski ve yeni arkadaşlarımızla sohbet etmeye koyuluyoruz.
İşitme engellilerin kendi arasında sohbet etmesi oldukça güç. Hele ki kimsenin İngilizce ana dili değilken. Pek çok insanın telafuzları ve aksanları çok farklı. Çoğu insan İngilizce'yi fonetik bir dilmiş gibi telafuz ediyor. Örneğin problemi, prablım yerine Türkçe'deki gibi problem olarak telafuz eden insan çok. Yine de yazarak, işaretlerle destekleyerek yılmadan iletişim kuruyor insanlar birbiriyle.
Yorgunluğun etkisi ve sabah 8'deki kahvaltı nedeniyle, ben çok geç olmadan yatıyorum. Ece'nin odası çok dar ve iki Çek bir Rus kızla paylaşması gerekiyor. Benim odamda üç tane boş yatak olduğu için bir sıkıntısı olursa benim odaya kaçmasını söyleyip, uykunun derinliklerine atıyorum kendimi.
28.2.12
Kadın erkek ilişkisi üzerine
Diyorum ki, bir kadın ve bir erkek olsun. Kadın pek güzel, erkek pek yakışıklı. Birbirleriyle uyumlular, birbirlerini seviyorlar.
Beraber doyasıya gülebiliyorlar. Uzun zaman ayrı kalmak onlar için bir işkence.
Gelgelelim bir gün erkek (ya da kadın, ne farkeder ki), başka biriyle tanışıyor. O kadar sevecen, o kadar tatlı bir insan ki. İçine şüpheler hücum ediyor. Acabalarla doluyor kafası. Diğer taraf bundan habersiz, her şeyin eskisi gibi güzel gittiğini zannediyor. Pek mutlu, her şey yolunda, hayatının erkeğini bulmuş. Herhangi bir şüphesi yok. Onun için sevdiceği her şeyin üstünde. Onun için Roma'yı bile yakar.
Ama sevecen ve tatlı insanı aklından çıkaramayan erkeğimiz, onunla buluşmak istiyor. Ne olacak ki diye düşünüyor, alt tarafı bir kahve içeriz. Hem ya o daha iyiyse, benim için daha uygunsa ?
Aldatma önce zihinde başlıyor.
Kahve içiliyor, ama adamımız anlıyor ki, kendi sevdiceğini yerini tutamaz bu tatlı ve sevecen insan.. Hata yaptığını anlıyor, ama sevdiceğinin nasıl olsa haberi yok. Düşüncesi basit: Altı üstü bir kahve içtik, nolacak ki ?
Ama bir şeyler kırıldı, ilk yalan söylendi. Zannediyor ki, saklamak yalan değil. Kahve içmek, masum bir eylem. Evet, eylem belki gerçekten masum. Ama o kahveyi içtiren düşünce zinciri hiç de masum değil. İçinde bir farklılık var, belki de alttan alttan bir suçluluk duygusu.
Suçluluk duygusu mudur, yoksa başka bir şey midir, bilinmez; ama sonraki bir kaç gün sevdiceğinin daha da üstüne düşüyor; çiçekler, hediyeler, güzel sözler.
Sevdiceği bir yandan bu ilgiden memnun, bir yandan şaşkın. Bu ilgide doğal olmayan bir yan seziyor. Böylece şüphe kadına da sıçramış oluyor.
Erkek, doğal olmayan bu ilgi artışını suçluluk duygusu yatıştıkça normal bir seviyeye çekiyor farkında olmadan. Ama kadının içine bir şüphe yerleşmiş artık. Bu şüphe, onu adeti olmayan bir şey yapmaya yöneltiyor, sevdiceğinin mesajlarını okuyor gizlice:
"Saat 14:00, Kahve içelim"...
13.12.06
Heroes ve Hiro

Geçenlerde yeni bir diziye merak saldım: Heroes. ABD'de bu sene gösterime giren, biraz da popüler Lost'un etkisiyle ortaya çıkmış bir dizi. Olağanüstü güçleri olduğunu keşfeden bir çok karakterin hikayesi anlatılıyor. İzlemenizi tavsiye ederim.
Dizide bir karakter var ki, hepsinden daha ilgi çekici: Hiro. Uzay ve zamanı bükme yeteneğine sahip olan bu sempatik Japon, şimdiye kadar bir dizi veya filmde gördüğüm en orijinal kahramanlardan biri. Kendince bir kahraman tanımı olan Hiro'nun dizide sık sık söylediği bir söz ise, dizinin sloganı: "Ponpon kızı kurtar, dünyayı kurtar!".
12.12.06
Ankara

Uzun süredir gitmediğim Ankara'ya geçen haftasonu gitme şansım oldu. Önce sadece tiyatro ve seminer için olan 2 günlük gitme planı; Ankara'da işimin çıkması nedeniyle biraz da sürpriz bir şekilde 6 güne çıktı. Pazar günü sabahı kargalarla birlikte kalktıktan sonra, Ankara otobüsüne attım kendimi. Yaklaşık 6 saatlik bir yolculuktan sonra, AŞTİ'ye vardım. Yıllardır konuştuğum ama henüz şahsen tanışmadığım Nurşen beni karşılayacaktı. İndikten sonra yerimi mesajla yazdım ona. O da bana "Seni nasıl tanıyacağım" diye bir mesaj attı. :-)
Nurşen fotoğraflarından ve konuşmalarından pek farklı değil. Yani sevimli, neşeli ve sıcak bir insan. Onu şahsen de tanıma şansını yakaladığım için çok mutlu oldum. Ben Ankara'da bir hafta kalacak olduğum için, yanımda ekstradan eşya bulunuyordu. Önce bir şeyler yemek üzere, AnkaMall'a gittik. Orada da eşyalarımı napacağımızı konuştuk. Kararsızlığım ile Nurşen'i biraz deli ettim sanırım. :-) Sonunda maceralı bir arayıştan sonra, kalacağım oteli bulup, eşyaları oraya bıraktık.
Nurşen beni Dost Kitabevi'ne bırakıp, giyinmeye gitti. Ben Dost Kitabevi'nde vaktimi sıkılmadan geçirdim. Kitapların arasında tam kaybolacaktım ki, Nurşen'in geliş saatinin yaklaştığını farkedip, bir çay içmek için yakındaki bir yere attım kendimi. Nurşen geldikten sonra beraber tiyatro'ya doğru yola çıktık. Tiyatronun çok yakınındaki, Mudurnu'ya girdik önce. Burada Nurşen'in ablası ve bir başka işitme engelli arkadaş Bülent ile tanıştım. Burada biraz oyalandıktan sonra, tiyatroya geçtik. Henüz pek kalabalık değildi. Bir ara prova yapılan sahnenin oraya girdik ve sergilenecek oyunun senaristi, bir başka işitme engelli arkadaş Okan ile de tanışmış oldum böylece.
Oyunun saati yaklaştıkça gelenler artıyordu. Öncelikle, Okan'ın ev arkadaşı Yalçın ile tanıştık. Oyun süresince ve sonrasında bana yoldaş oldu. Sonra, diğer bir işitme engelli arkadaş Sevda ile. Ve tabii ki, Engelsiz ODTÜ koordinatorü Claire Özel ile. Tiyatroda yerlerimize yerleştikten sonra, sağımda Yalçın, solumda da daha önce ismini Nurşen'den çok duyduğum Berna oturuyordu. Berna ile işitme kaybımımız açısından bazı benzerliklerimiz varmış. İkimizinde kaybı 9 yaşlarında başlamış ve zamanla artmış. Kısa bir sohbetten sonra oyun başladı.
Oyunu çok iyi buldum. Ufak tefek aksaklıklara rağmen, profesyonel bir havası vardı. Çok iyi çalışılmıştı. Duyan, duymayan; işaret dili bilen, bilmeyen herkesin anlayabileceği bir anlatım yöntemi tutturmuşlardı. Konusu da klasik olsa da, hoş esprilerle ve bazı ince ayrıntılarla donatılmıştı ve böylece orijinal bir hava yakalanmıştı.
Bu güzel gün Okan'ın evinde yaptığımız ufak bir kutlama ile sona erdi. Başta Nurşen ve Okan olmak üzere, bu güzel gün için herkese tekrar teşekkür ediyorum.
11.12.04
Before Sunset

Daha önce bahsettiğim bu filmi izleme şansını sonunda buldum. Film hakkında yorum yapmak için bir kez daha izlemek istiyorum. Ama izleyeceklere iki uyarım var. Birincisi: Film 80 dakikadan daha kısa sürüyor. İkincisi: Eğer altyazı ile izliyorsanız, mutlaka kaliteli bir altyazı bulmalısınız. Hatta İngilizce bir altyazı ile izleyin.
10.12.04
İçiçe synchronized
synchronized bloğu yazarsak mutlaka dikkat etmemiz gereken bir şey var: Blokların sırası. Bir örnek vermek gerekirse:Thread ABu örnek hatalı ve kolayca görülebileceği gibi deadlock'a neden olur. Ama sırasına dikkat ettiğiniz durumlarda bile sorun yaşama olasılığınız var. O yüzden, içiçe
synchronized(a) {
synchronized(b) {
...
}
}
Thread B
synchronized (b) {
synchronized (a) {
...
}
}
synchronized kullanmaktan kaçınmak gerekiyor.
8.12.04
Throttling
Bir benzetme yapmak gerekirse: Bir posta işletmesinde mektupları gidecekleri şehire göre ayıran bir memur düşünelim. Gelen mektuplar bu postacıya direkt verilmemeli bir kutuya atılmalıdır. Memur bu kutudan bir mektup alarak, ilgili şehrin kutusuna yerleştirir. Eğer bu işi yapan birden fazla memur olursa, her memurun kendisine ait bir kutusu olmalıdır. Her memur sadece tek bir kutudan sorumlu olduğu için, hata yapma ve diğer memurlarla çakışma olasılığı ortadan kalkar.
Bunu gerçekleştirmek için, öncelikle bir kuyruk değişkeni tanımlayıp, ana döngünüzün (posta memuru) işlemesini istediğiniz her türlü mesajı bu kuyruğa (kutuya) atmanız gerekiyor. Döngü her seferinde bu kuyruktaki ilk mesajı alıp, işleyip ve bir sonraki mesaja geçmeli. Örnek bir kod vermek gerekirse:
public void run() {
while (null != (message = getMessage())) {
// do actions
}
}
public void putMessage(Object message) {
synchronized (messageQueue) {
if (null != message) {
messageQueue.addLast(message);
}
messageQueue.notify();
}
}
public Object getMessage() {
synchronized (messageQueue) {
while (0 == messageQueue.size()) {
try {
messageQueue.wait();
} catch (Exception e) {}
}
return messageQueue.removeFirst();
}
}
Bu yöntemin hızlı çalışması için döngünün hızlı çalışması gerekir. Yani döngü içerisinde dosyaya yazma gibi işlemler yapılırsa bu yöntemin hızlı çalışmasına engel olacaktır.
7.12.04
Before Sunrise

Dün akşam CNBC-e kanalında Before Sunrise adlı Ethan Hawke ve Julie Delpy'in başrollerinde olduğu bir film izledim. Film, 1995 yapımı ve Viyana yolu üzerinde yol alan bir trende tanışan Amerikalı bir erkek ile Fransız bir kadının, bir gece süren aşk hikayesi.
Film güzel ve etkileyici idi. Patlayan bombalar, çeşitli efektler olmadan; çoğunlukla diyaloglara dayanarak ilerleyen bir senaryosu vardı. Filmin en etkilendiğim sahnelerinden biri, plak dinleme odasında yanyana oturarak Kath Bloom adlı şarkıcının Come Here adlı şarkısını dinledikleri sahneydi.
Filmin Before Sunset adında aynı oyuncularla çekilmiş bir devam filmi bulunuyor. Bu devam filmi 9 yıl aradan sonra yani 2004 yılında çekilmiş. Yakın bir zamanda onu da izlemeyi umuyorum.





